11 Ekim 2012

BENİM ÖĞRETMENLERİM VARDI

Eğer şube denetimlerinde değilsem ve bankanın bölge müdürlüğü binasındaki yerime gidiyorsam, sabahları işe giderken bir lisenin önünden geçiyorum. Kamu lisesi ve pırıl pırıl... Canım Talas Lisesi'nin her yeri dökülürdü ve biz öğrencilerden toplanan paralarla PVC pencereler takılabilmişti. Neyse efendim, konuyu dağıtmayayım. Geçenlerde, sabah sersemliği üzerimdeyken, yine o lisenin önünden geçiyordum ve birden bir ses kulağıma çarptı. Elinde bir mikrofon, çağdaş bir öğretmen aynen şunları söylüyordu: "Değerli öğrenciler, lütfen sıraya giriniz!". Aman Allah'ım, ister istemez sırıtıverdim:) Benim değerli öğretmenlerim geldi aklıma... Benim canım öğretmenlerim, eğer sıraya girmekte gecikiyorsak, aynen şu ikazları yapardı: "Oğlum, sıraya girsenize!.. Lan oğlum sana diyorum, aile terbiyesi almadınız mı? Ulan hayvan herifler, insanlıktan anlamaz mısınız?.. Çabuk sıraya girin eşşek herifler!..". Olsun, benim hocalarım çok farklıydı ve özeldi. Ne yazık ki hemen hepsiyle bağım kesildi. Hayatınız farklı şehirlerde geçmişse ve o yıllarda Face, MSN, cep telefonu gibi iletişim seçenekleri yoksa...

Bazı hocalarımın adını unuttum ve özür diliyorum onlardan... Şimdi bazı ilginç hocalarımdan bahsetmek istiyorum. Bu arada belirteyim, benim hocalarım yeni yetme tıfıl öğretmen değillerdi. Hepsi kelli felli, emekliliğe yaklaşmış, disiplinli ama babacan insanlardı. Bazı hocalarımdan kısaca bahsedeceğim:

1) İrfan Karaman Hocam: Ortaokul matematik öğretmenim. Çok babacan biriydi, ama neye ne zaman ve ne sebeple sinirleneceğini kestiremezdiniz. Sinirlendiği zaman okkalı bir silleyi yüzünüze yapıştırırdı:) Matematik sevgim beni tanıyan herkes tarafından bilinir, ama bu gerçek bile İrfan Hocamın sillelerinden nasiplenmemi engellememiştir. Sınıfın bütün erkeklerine sırayla sille atması çok ilginç olurdu:) Öyle bir sille ki yüzünüz domates rengine bürünüverirdi. Kendisi emekli olmuş ve Kahramanmaraş'ta kitapçı dükkanı açmış...

2) Selman Kapanoğlu Hocam: Ortaokul Türkçe öğretmenim. İlginç sopa koleksiyonu olan bir hocamızdı. Evet, incecik ağaç dalları (genelde nar dalları), metal radyo anteni veya oklava... Yani sıra dayağından zevk alan bir öğretmen:) Yeni sopa bulduğu zaman, sevinçle bize gösterirdi ve o an gözleri parlardı. Kız erkek demeden, bütün sınıfı sıra dayağından geçirmesi... Aklıma geldiğinde, koparıyor beni...

3) Mustafa Yıldız Hocam: Lise fizik öğretmenim. Gerçekten beni çok severdi; çünkü okul tarihinde fizikten en iyi notları alan öğrenci bendim. Her yazılıdan sonra bana teşekkür ederdi. Sınıfta 50'nin üstünde not alabilen bir iki kişiyi geçmezken, benim 100 almam sıradan bir durumdu. Neyse, Mustafa Hocam 68'li sosyalistlerdendi, ama bunu hep saklardı. Arada bir küçücük laflar söylemek ister, ama devamını getirmezdi. Çok hasta olduğunu ve ölümle pençeleştiğini duymuştum. İnşallah iyileşmiştir...

4) Doğan Sefa Hocam: Lise Matematik öğretmenim. Doğal olarak aramız çok iyiydi; çünkü yazılılarım genelde 100'lük olurdu. Çok muzip bir öğretmendi, çok... Geç kaldığı zaman okul duvarından atlar, fermuarı açık kaldığı zaman kendisine göz kırparız ve sınıf dışına çıkıp fermuarını kapatır... En son gördüğümde, ikinci evliliğini yaptığını, vıdı vıdı başladığında diğer eşinin yanına gittiğini demişti. Umarım ki hayatta ve sağlıklıdır.

5) Din hocamız Şükrü Bey, biyoloji hocamız Abdullah Bey, kimya hocalarımız Ömer ve Seyit Ali Beyler ve diğer değerli hocalarımız, sizleri çok özledik. İnternetten arama yaptım ve sadece kimya hocam Seyit Ali Beyin göreve devam ettiğini üzülerek gördüm... Muhtemelen, diğer hocalarımız emekli olmuştur ve ne yazık ki rahmetli olanlar da vardır:( Seyit Ali Hocamın resmini internetten buldum ve aşağıya ekliyorum. Selametle...

24 Eylül 2012

CIA ve CFE SERTİFİKALARI HAKKINDA

Günümüz dünyasında sertifikalı olmanın önemi ortada. Beğenirsiniz veya beğenmezseniz, ama durum böyle. Alaylı olmanın çok ama çok önemli olduğu devirlerde değiliz. CIA ve CFE sertifikaları hakkında fikirlerimi paylaşmak istiyorum.

İç denetim için hayati önem arz eden sertifikalar özetle şunlar: CIA, CFE, CFSA ve CISA... CISA BS denetçileri için, ama yazayım dedim. Sertifika sayısını arttırabilirsiniz, ama yukardaki dört sertifikayı belirtmek yeterli olur diye düşünüyorum. Benim gibi BS denetçisi olmayanlar için CIA ve CFE sertifikaları önemli diye düşünüyorum. Sertifikalı mıyım? Hayır, henüz alaylıyım:) Ama umudumu kaybetmedim. CIA ve CFE hedef sertifikalarım, ama önceliğimin CFE olduğundan artık eminim. Bu arada TİDE, ACFE ve USİUD üyesi olduğumu belirtmek istiyorum. İç denetimi Türkiye’de, dünyada olduğu gibi, belli bir konuma getirmek istiyorsak, en başta mesleki örgütlere muhakkak üye olmalıyız. Bu yüzden TİDE ve USİUD mutlaka desteklenmeli… Konuyu dağıttım, ama önemli bir konu…

CIA ve CFE hakkında acizane fikirlerim şunlardır:

1- Her iki sertifika da oldukça önemli. İkisini de almak durumundayız.

2- CFE için sınav İngilizce, CIA içinse İngilizce ve Türkçe sınav seçeneği mevcut. Ama zannımca, iç denetimde kariyer hedefleyen birisinin İngilizce seviyesinin iyi olması ve unvan sınavlarına İngilizce girebilmesi gerektiği kanaatindeyim.

3- Her iki sertifika için de hazırlık kaynakları oldukça pahalı. CIA için GLEIM ve CFE için ACFE’nin kendi hazırlık kaynakları… Kaynaklar oldukça pahalı, ama almak gerek. İnternetten kopya indirmeyi kendinize yakıştırıyorsanız, indirirsiniz… Ama cidden karşı olduğum bir şey. İç denetçi veya suiistimal inceleme uzmanı veya iç kontrolör veya müfettiş, hepimizin dürüst olması gerekmez mi?

4- TİDE ve ACFE üyeliği sınav ücretlerinde indirim sağlıyor.

5- CIA sınavı için test merkezlerinde olmanız gerekiyor. Yani belli bir vakitte, belli bir merkezde ve belli bir şehirde olmak… Cidden yıpratıcı bir durum. Zaten yoğun bir işiniz var, seyyah gibi dolaşıyorsunuz ve CIA sınavı için bir merkezde bulunmak zorunluluğu… CFE sınavı için durum farklı. İstediğiniz vakitte, kendi bilgisayarınızdan sınava katılabiliyorsunuz. Hemen sevinmeyin, sınava evde girseniz bile kopya çekmeye vaktiniz olmayacak. Zira soruları anlamak ve çözmek için vaktiniz çok da bol değil…

6- CFE sınav ücreti daha ucuz ve ACFE hazırlık setini alırsanız, para iade garantisi mevcut. ACFE sınavda başarılı olma garantisi ve sınava tekrar girme hakkı tanıyor. CIA sınavı için, bildiğim kadarıyla, böyle bir uygulama yok. Belki de vardır, ama CFE sınavı daha ucuz…

Özetle, öncelikle CFE için gayret edeceğim. Sınava evde girebilme, sınav ücretinin daha düşük olması ve başarı garantisi verilmesi beni cezbediyor. Sertifikalı yazılarda görüşmek üzere selametle…

26/09/2012 Yazının Devamı:

Alaylıyım henüz, ama iç denetime gönül vermiş bir insanım. Tavsiyelerim olsa, zannımca ukalalık olmaz. Tavsiyelerim:

1) Kitap Tavsiyesi: ADLİ BİLİŞİM Dijital Delillerin Elde Edilmesi ve Analizi... Yazarı Türkay HENKOĞLU... Ecnebilerin "computer forensics" dediği alanla ilgili. İç denetçi dediğin BS denetiminden de anlamak zorunda. Uzmanlıktan bahsetmiyorum; anlama ve temel kontroller...



2) BS Eğitimleri: Faruk ÇUBUKÇU eğitimleri... SQL, sistem yöneticiliği, ağ yöneticiliği ve bilgi güvenliği eğitimleri... Israrla söylüyorum, bir iç denetçi temel BS denetimlerinden anlamak zorundadır.

4 Eylül 2012

İÇ DENETİMDE OLMASI GEREKENLER

Türk Ticaret Kanunu'nun iç denetime&denetime olan katkıları tartışılırken ve Bertan Kaya Üstad tarafından "Öğrencilerin, yeni mezunların ya da meslek hayatlarının henüz başında olanların iç denetçilik mesleğini araştırmaları, ilgi duymaları ve bu alana hiç düşünmeden yönlenmelerini öneriyorum. Bu meslek önümüzdeki 10 yıla damgasını vuracak bir meslek olacaktır. Meslekte profesyonellik, farkındalık ve sertifikasyona olan talebin artması ve TİDE' nin konunun önemini iş dünyası ve siyasetçilere daha etkin olarak aktarabilmesi ile birlikte, iç denetçiliğin daha hızlı bir ivme ile yukarı çıkacağını düşünüyorum." cümleleriyle iç denetçilere gaz verilirken, iç denetim hakkındaki taze fikirlerimi buraya eklemek istiyorum. Taze fikir derken, olması gerekenle uygulama arasındaki farklar...

Bankacılık sektöründe denetim elemanıyım ve iç denetimin performansını düşüren bazı hususlar olduğunu düşünüyorum. Sektör ayrımı yapmaksızın, eleştirilerim aşağıdadır:

1- Kamuda ve özel sektörde aynı işleve sahip, farklı denetim birimleri mevcuttur. Bu saçmalık bir an önce kaldırılmalıdır. Şimdi bazı ukalaların söylendiğini duyuyorum. Diyorlardır: "Ey cahil, iç denetim, iç kontrol ve teftiş kelimelerinin anlamını bilmiyorsun!". Ben de diyorum: "Kelime oyunlarıyla uğraşmayı bırakın!". Benzer işleri yapan birimlerin olması abestir. İç Denetçi, Kontrolör veya Müfettiş... Yaptıkları işler büyük oranda aynı mı, değil mi? Çok başlılık sayesinde çıkar çatışmaları doğar ve performans (bireysel&kurumsal) düşüklüğü kaçınılmazdır...

2- İç denetimde süre kısıtlaması mümkün olduğunca olmamalıdır veya iç denetimin süresini belirlemede iç denetçinin fikirleri mümkün olduğunca dikkate alınmalıdır. Sahaya inmeden, ekranlar ve çeşitli yazılımlar kullanılaraktan hazırlanan "RİSK HARİTALARI" her zaman doğru sonuç veremez... Neden? Bilgisayarlar ve analiz yazılımları İNSAN ve ÇEVRE etkenlerini nasıl dikkate alsın ki...

3- İç denetim faaliyetlerinde takım çalışmasından mümkün olduğunca istifade edilmelidir. Salt "Üstad ve çıraklık" ilişkisinden bahsetmiyorum. Farklı bakış açıları sunan, sizin göremediğinizi gören bir takım çalışması... Neden mi? İç denetimde gözlem çok önemli. Gözlem mi? Evet, huzursuzluğa sebep olmadan denetlenen personeli ve çevreyi gözlemlemek... İyi bir gözlem için PSİKOLOJİ biliminden çok iyi anlamak gerek. Peki sormak istiyorum, acaba hangi kurumda iç denetçilere psikoloji, davranış bilimleri, beden dili ve hipnoz gibi eğitimler verilmekte? Görmedim, duymadım ve bilmiyorum... Demiyorum ki denetlenen personeli hipnoz edip usulsüzlükleri tespit edelim:)

4- İç denetçiler teknolojiyi çok iyi kullanabilmelidir ve gerekli eğitimler kurumlar tarafından karşılanmalıdır. İste dosyayı, eksiklik olan yeri yeşil kalemle çiz ve kendini bir şey san... Eski tür denetim bitti. "Sawyer's Internal Auditing" kitabını veya The IIA tarafından yayınlanan standartları incelerseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.



5- İç denetçinin moralini yüksek tutmak gerek... "Sen yönetimi temsil ediyorsun!" demek asla ve asla yeterli değildir. Elinde kırbacı, sert bakışlı ve psikopat müfettiş türünü elbette savunmuyorum, fakat iç denetçinin huzurunun temin edilmesi gerekir... Demiyorum ki iç denetçi bir çocuk gibi şımartılsın. Hayır efendim, kurumsal ve akla uygun süreçlerin olması bile yeterlidir.

6- İç denetçiler için bölgesel oluşumlar çok önemlidir. Tamam, aynı iç denetçi aynı yerleri sürekli denetlemesin, fakat göçmen kuş gibi oradan oraya süreklenirse bir insan... Ne mi yapar? Kimi boynunu büker, kimi sabırla fırsat bekler ve kimi de denetlediği oluşumu ve personeli böcek olarak görüp ezer. Bölgesel oluşum konusuna gelelim... Diyelim ki X adlı şirketin A ve B şehirlerinde yatırımları var. Ayrıca iç denetçi M A şehrinde ve iç denetçi N ise B şehrinde ikamet ediyor ve çalışıyor. Tarafsızlık ve objektifliğin bozulmaması uğruna, M'yi A şehrinden ve N'yi B şehrinden mümkün olduğunca uzak tutarsanız, emin olun ki iç denetçiler psikopat veya silik olur... Örneğin M 9 ay A şehrinde ve 3 ay da B şehrinde denetim yapar ve böylece tarafsızlık ve objektiflik bozulmamış olur. Ne mi demek istiyorum? İç denetçi elinde bavul, yüreğinde sızı ve otobüste oturmaktan beli ağrıyan bir ucube değildir.

7- Değer katan denetim nedir? Rapor yazmak mı? İsterseniz bin sayfalık rapor yazın, ama bu kurumunuza değer kattığınızı asla ve asla göstermez. Bugün bir eksikliği kritik edersiniz, icrai birim düzelttiğini söyler ve bu devran böyle sürer... Değer katan bir iç denetçi olabilmek için danışmanlık ve eğitim faaliyetlerine katılmak mutlaka gerekli diye düşünüyorum. Görebildiğim kadarıyla, Türkiye'de iç denetimin en büyük hatası şudur: Güvence hizmetlerine aşırı yönelmek ve danışmanlık hizmetlerini ihmal etmek... Peki neden böyle oluyor? Zaman kısıtı... En azından bankacılık sektörü için söylüyorum, şube denetimlerinde dosyaların arasında boğulmanız çok doğal... Şube toplantısı veya yazılan e-postalar veya bizzat konuşarak aktarılan uyarılar... Yeterli değiller... Oturacaksınız, analiz edeceksiniz, vakit ayıracaksınız, hata ve aksaklıkların giderilmesi için inatla bekleyeceksiniz, insanlarla sürekli iletişim halinde olacaksınız... Ama zaman kısıtı var ya...

8- İç denetçinin en etkili silahı gözlem yapmaktır. Gözlem mi? Sadece cari gözlemden bahsetmiyorum, geçmişe dönük gözlemi de oldukça çok önemsiyorum. Önemli bir eksikliği iç denetim raporuna yazarsınız ve icrai birimden çeker gidersiniz... İcrai birim yanıt yazar ve eksikliğin giderildiğini veya benzer eksikliğin tekrarlanmayacağını yazar... Uzun bir süre sonra aynı icrai birimde iç denetim faaliyetine tekrar başlanır ve bir önceki rapor gözden geçirilir... Hani önemli bir eksikliğimiz vardı ya... Aynı türden eksikliğin tekrar edip etmediği yeniden incelenir... Fakat iki iç denetim dönemi arasında geçen sürede, aynı türden veya benzeri eksiklikler tekrar ediyorsa?.. Bu durumda ne mi oluyor? İcrai birim tarafından iç denetim birimine çok güzel bir gol atılmış oluyor. Bir tane bankacılık sektöründen örnek vermek istiyorum. Banka şubesine gittiniz ve güvenlik görevlisinin müşterileri gözlemlemek yerine sürekli bulmaca çözdüğünü gördünüz ve bu durumu raporunuza eklediniz. Böyle mi kalacak veya bir sonraki iç denetime kadar aynı davranış tekrarlayıp duracaksa yazdığınız raporun ne anlamı var ki?.. Bu durumda yapılması gereken şudur: Uzaktan kontroller... Şube kameralarını izleme yetkiniz olacak ve belli periyotlarla ilgili şubenin güvenlik görevlisini şube kameralarından seyredeceksiniz... Evet, iç denetçinin en etkili silahı gözlem yapmaktır.

9- İç denetim birimlerinde "üstad-asistan" ilişkisinin abartılmaması gerek diye düşünüyorum. Birçok kamu kuruluşunda ve bankada çalışan denetçi, kontrolör ve müfettiş arkadaşım var ve hepsinin hatıralarında "çektiren, hayatı zehreden ve ego tatmini yapan üstad" mevcuttur. Abartmayın efendim, tecrübesi fazla olanın alt devreye haksız yere sert davranmasını hangi ahlakla, töreyle ve vicdanla açıklayabilirsiniz?.. Askerde bir söz vardı, hatırlarsınız: "Komutan her zaman haklıdır!". Hayır efendim, askeri mantığı iç denetim birimlerine getirmenin ne anlamı var! Demiyorum ki "üstad-asistan" ilişkisi ortadan kaldırılsın... Sadece ve sadece insanca hareket etmeyi, bilgi paylaşmayı, saygı göstermeyi ve takım çalışmasını savunuyorum. Elbette asistan üstadına saygı gösterecek, ama üstad da asistanını aşağılık bir mahluk olarak görmeyecek. Mesleğe ilk başladığımda birlikte dolaştığım ve 10 yılı aşkın banka müfettişliği/denetçiliği yapmış bir üstadım vardı. Reklam olmaz, kendisi İmar Bankası'nda müfettiş yardımcısı olarak ilk görevine başlamış. Asabi mi asabi bir üstadı varmış ve öyle bir üstadmış ki asistanların lokantada ne yiyeceklerine bile o karar verirmiş... Benim de çok hatıram var, ama burada yazmam doğru olmaz. Fakat küçük bir hatıramı yazayım: Yaklaşık 18 aylık tecrübeliydim. Üstadın biriyle bir şubeye gittik ve şubenin içi çok sıcak... Kasa sayımı ve müdürle görüşme bitti ve yerimize geçtik. Masada otururken ceket çıkarma huyum vardır. Ceketlerimin buruş buruş olmasından nefret ederim ve şubenin içi çok sıcaktı... Neyse, masama geçince ceketimi çıkardım ve koltuğun arkasına taktım... Öğle arasında yemeğe çıktık ve daha lokantaya varır varmaz, yemek bile seçmeden fırçayı yedim. Üstad aynen şunları söyledi: "Sen benden izin almadan şubede nasıl ceketini çıkartırsın?.."... Hatıraları bırakalım, ama bu yazdıklarımda bir hikmet olduğunu düşünüyorum.

Velhasıl, iç denetçilik oldukça zahmetli, sabır isteyen, yorucu, sinir bozucu bir iştir. Tavsiye eder miyim? Elbette ederim, fakat her insan iç denetçi olamaz. Eğer çok hareketli ve yerinizde duramayan bir insansanız, iç denetçilik size göre değildir. İç denetimde azimle çalışma, sürekli kendini geliştirme, sabırla davranma ve inatçı olmak elzemdir. Bu konu hakkında milyon tane şey yazabilirim, ama şimdilik bu kadarı yeterli... Selametle...

29 Ağustos 2012

DABBE: BİR CİN VAKASI HAKKINDA

Ne zamandır korku filmi seyretmiyordum ve eşimle Dabbe: Bir Cin Vakası adlı filmi seyretmeye gittik. "Türkler korku filmi çekemez!" diyenlerdendim, fakat birkaç film sayesinde fikrim değişmeye başladı. Saygı duyduğum bir büyüğüm özetle şunları demektedir: "Batı kendi iç huzursuzluğunu korku filmlerinde açığa çıkarmaktadır. Vampir, hayalet, zombi, kötü ruh vb. garip yaratıklar Batı kültürünün parçasıdır ve filmlerine de yansımaktadır. Bizim kültürümüzde ise gulyabani gibi daha masum unsurlar vardır...". Ama efendim, demek Batı'ya benzemeye başladık ki gulyabaniler unutuldu ve garip garip korku filmleri çekilmeye başlandı. İtirazları duyuyorum: "Ama cinler Kur'an'da mevcuttur vb...". Tamam, cinler Kur'an'da mevcuttur, ama Dabbe filminde olduğu gibi inanılmaz güçlü ve insanı istediği vakit mahvedebilecek, adeta bir tanrı gibi yaratık değillerdir. Ayrıca cin çağırma ve büyü yapma gibi saçmalıklar dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır.



Tekrardan Dabbe filmine dönelim. Anlık heyecan arıyorsanız ve kafanızı cinlerle bozmayanlardansanız, gidip seyredin ve kalbiniz güp güp atsın. Ses ve görüntü efektleri bence gayet iyi. Filmi eve ve hayatınıza taşımayın ama. Allah istemedikten sonra hangi cin size zarar verebilir ki... Kalbiniz filmden sonra korkuyla atıyorsa ve gözünüzü kapayınca aklınıza garip garip konuşan ve hareket eden cinler geliyorsa, "Allah'ım sana sığındım." demek bence yeterli...



Asıl korkulması gereken şey hepimizi takip ediyor, ama anlayamıyoruz. Asıl korkulması gereken şey ne mi? Elbette ölüm... Ateist zırvalarını bir kenara bırakalım lütfen... Unutmayalım ki kabir cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. Umarım ki hepimizin gönlü ve hayatı hep pak olur ve defter elimize sağdan verilir. Vesselam...

9 Ağustos 2012

DİNLENME ZAMANI

Dinlenme devam ediyor, ama mecburi bir ara verdim. Ey Kürt kardeşlerim, PKK'yı bitirecek olan sizlersiniz. İçinizdeki köpekleri siz dışlayacaksınız...

Bu resim unutulmaz, unutulur sansalar bile unutulmaz!.. Gün gelir, biz hesap soramasak da ALLAH hesap sorar!..




27 Haziran 2012

NEDİR Kİ 19 YIL DEDİĞİN...

Benim uzaklara giden babacığım, sen bilinmez bir diyara gideli 19 yıl oldu Temmuz 5'te... Gün olur, bir yerlerde görüşürüz, ama içimdeki fırtınları sadece ve sadece Allah bilir, Allah anlar... Çok erken gitmeyi istediğin için sana kızmıyorum; çünkü babanın oğlusun ve dedeme özenip erkenden gittin. Huzurla uyuyun ve Kevser Havuzu'nun kenarında bizleri bekleyin inşallah...







Nedir ki 19 yıl dediğin... Temmuz'un 5'i demek 19 yıl bitti demek... Sadece gören, yaşayan, hisseden bilir, anlar ve yaşar. Gerisi bütünüyle palavra... Tavsiyede bulunandan da hoşlanmyorum, öğüt verenden de... Sadece gören, yaşayan ve hisseden bilir... Şu satırları yazarken bile içimde fırtınalar kopuyorsa ve gözlerimde okyanuslar kabarıyorsa, nedir ki 19 yıl dediğin...

21 Mayıs 2012

KIRIK BİR KEMAN ve ÖZGÜR ÇALIKUŞU

Kırık bir keman işte... Eski ama mağrur... Yıpranmış ama hülyalı... Metruk bir bina, kırık bir keman ve kafesinde çalıkuşu  ve bunların arasında bir yolcu...

Ey yolcu, bina metruk olsa bile senin binan ve keman kırık olsa bile senin kemanın, ama kafesinde çalıkuşu sana ait değil...

Yolcu?.. Şu dünyada dinlenen garip bir yolcu ve zamanı geldiğinde çekip gidecek...

Kırık keman?.. Ruhun seslerine vekil... Hor kullanılmış ve yorgun, ama mağrur ve heybetli...

Metruk bina?.. Doğumdan ölüme, içinde bulunulan mekan, çevre ve hadiseler...

İşte, bütün bunların arasında sana sesleniliyor kafesinde huzur bulamayan çalıkuşu, kafesin kapağı açıldı ve kanatlan hürriyete... Bu metruk bina, kırık keman ve yolcu... Hepsi eski ve gösterişsiz, ama asla melun değil... Sen, kafesinde çalıkuşu ve dışarıda sayısı bilinmez avcılar ve hoyratlıklar... Haydi bırak kendini hürriyetin riyakar ve hoyrat iklimine...

21 Mart 2012

ARAF MANZARALARI

3- 28 Mart, İskenderun...Yine yollarda olacağım... Bavulum bile eskidi. Askerden geldiğimde alınan cefakar bavulum, iyice eskidin ve kullanılamayacak hale gelmek üzeresin. İstanbul'a banka sınavına gideceğim diye alınmıştı... Sınavlar da bitti ve ben kaç yıllık bankacı oldum. Bavul hazırla, taksi çağır, otobüse bin, tekrar taksiye bin, otele git... "Uğur Böcüğüm"ü de yanımda taşıyorum. O bile yoruldu... Zor iş, çok zor bir iş... Önüne mi bakacaksın, arkana mı?.. Kendine mi sahip çıkacaksın, emanetlerine mi? Hayırlısıyla CIA sertifikasını alabilseydim bir... Sahi, bir holdingin iç denetim başkanı, CAE olmama kaç yıl kaldı? KPSS'ye girip düz memur mu olsaydım?.. Bankada denetim elemanı olarak çalışmak zor bir iş...

2- 27 Mart... İskenderun'dayım. Başım inanılmaz ağrıyor. Gelirken yuvaya gözüm takıldı. Sefil bir çocuk azar işitiyordu bakıcıdan... Ve orada metruk bir bina... Hava yağışlı, deniz uğulduyor ve benim başım ağrıyor. Araf'ta hava nasıl acaba?.. Görevli arkadaş bir bardak acı çay getirdi. Uyandığımda acı kahve ve şimdi acı çay... Şekersiz ve tatsız... Bende mi şekersiz ve tatsız bir insanım acaba? Öyle denmişti de... Aç mideye giren kahve ve çay...

Cumartesi göz hekimine gittim. İlerlemiş miyop ve bulanık görme kusuru. İnsan kusurlu değil mi zaten? Ey nefsim, şu hayatta her şey kusur olabilir veya her şeyin kusurlu sanılabilir. Önemli olan Rabbin gözüyle bakabilmek... Önemli olan insanlara değil Rabbine yakın olabilmek... Yakın mıyım peki? Hayır, ama sultana sultanlık yaraşır...

1- Başım ağrıyor... Çay içiyorum, düşünüyorum, çalışıyorum... Araf'ta fırtınalarla uğraşıyorum... Hayattayım, ama yazmak istemiyorum...

3 Ocak 2012

MUS'AB'IN HİKAYESİ ve ŞEHİTLERİMİZ

Terörle mücadelede binlerce şehit verdik ve vermeye devam ediyoruz. Can vermek elbette kolay değil. Bu yazıda Mus'ab'ın hikayesini anlatacağım. Gencecik yaşta şehit olan ve canını seve seve bırakan Mus'ab... Mus'ab'ın hikayesi veya Anadolu'nun mazlum gençlerinin hikayesi... Hepsi benzer ve yürek burkucu...

Mus'ab Mekke'nin en zengin kadınının biricik oğludur. Mekkeli gençlerin en iyi giyineni ve en güzel kokuları süreni Mus'ab'tır. Mus'ab Mekke'nin yollarında yürürken genç kızlar evlerinin pencerelerinden mendiller atar. Gençtir, yakışıklıdır ve birçok kızın gönlündedir.

Çok genç yaşta İslam'la tanışır Mus'ab ve kendisini Efendimiz'in hizmetine adar. Ailesi tarafından dışlanır ve fakir düşer. Olsun, umrunda mı? Hayır, milyon defa hayır... Mus'ab ballar balını bulmuştur ve ne yapsın annesinin zenginliğini ve Mekkeli dilberlerin iç yakan bakışlarını... Müslüman olduğu için zulme uğrar, fakir düşer, ailesi tarafından dışlanır, ama Mus'ab ballar balını çoktan bulmuştur. Mus'ab'a düşen hicret, fakirlik ve zulme uğrama olur...

Mus'ab Medine'de bir gün mescide gelir ve üzerinde eski ve kısa bir elbise vardır. Efendimiz'de oradadır ve gözleri dolarak Mus'ab'ın Mekke'deki ihtişamlı günlerinden bahseder. Evet, Mekke'nin en yakışıklı ve en güzel giyinen genci Mus'ab...

Mus'ab hep Efendimizle birliktedir ve savaşta sancakdarlığını yapar. Uhud Savaşı'nda yine Peygamberimiz'in sancakdarlığını üstlenmiştir. Kırılası eller ona doğru kılıç kaldırır, ama nafile... İki kolunu kaybedene kadar sancağı bırakmaz. Savaş bitiminde Efendimiz Mus'ab'ı yanına çağırır ve o kişi "Ben Mus'ab değilim!" der. Anlaşılır ki bir melek Mus'ab'ın yerine geçmiştir. Bunun üzerine, Efendimiz Mus'ab'ın mübarek cesedini aramaya başlar ve parçalanmış, tanınmayacak hale getirilmiş mübarek cesedi bulunur.

Hikayenin devamı daha hüzünlü... Mus'ab için doğru düzgün bir kefen bulunamaz. Mübarek başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalmaktadır. Bunun üzerine ayaklarının üzeri otla örtülüp defnedilir.

Canım Mus'ab, Mekke'nin en yakışıklısı Mus'ab... Umarım ki Uhud Şehitliği'ni ziyaret etmek nasip olur ve kabrinin başında hıçkırabilirim ve umarım ki Mus'ab adlı bir yiğidin yetişmesine vesile olabilirim...